Merhabalar.

Notlar köşemize hoş geldiniz. Bugün sizlere izlediğim bir diziden arta kalan bir düşünceyi paylaşmak isterim.

Dizinin ismi 46. Belki görmüşsünüzdür, izlemişsinizdir yayınlanırken. 2016 yılında yayınlanmış 13 bölümlük bir dizi. Diziyi izlerken bir sahnedeki ayrıntı dikkatimi çekmişti. Onu alıp cebime koydum. İzlemeye devam ettim ve geriye dönüp notlarımda bulunması adına da kaydettim. Şimdi oradaki ayrıntıyı birlikte inceleme vaktine geldik.

Kaçıncı bölüm bilmiyorum. Adam yaptıklarını hatırlamak adına kendine bir mektup yazmıştı. Mektuba da “Sevgili Ben” diyerek başlamıştı. Mektubun devamında adamın aslında yaşadıklarıyla ilgili ne hissettiğini, dışarıya yansıtamadığı ama içinde neler yapmak istediğine dair tüm ayrıntıları, içinde bulunduğu duruma hangi davranışının sebep olduğunu vs. tüm ayrıntılarıyla aktarmıştı. Kendini öyle tanımlayamayacak olsa da içinde var olan kendisi tüm gerçekleri, olanları, sayfalarca mektup yazarak kanıtlamıştı adeta.

Sanırım, burada beni en çok etkileyen şey, görünen ve var olan arasındaki bu büyük farktı. O farka somutluk katmak da en azından farkı anlamlandırmak adına kişiye güzel bir cevap sunmuştu o durumda.

Günlük işleri yapmaya devam ederken biz de böyle kendimizi unutuyoruz. O kadar yoğun bir çabayla uğraşıyoruz ki kendimizi hep geri planda bırakıyoruz. Dış sesimiz iç sesimizden ayrı dalgalar oluşturuyor. Bir süre sonra dış sesimizin yarattığı o yapay dalgaya inanıyoruz. Ne hissettiğimiz ne düşündüğümüz, o yarattığımız yapay dalgayla beraber çok derinlere inmiş oluyor. En sonunda da o yapay dalga bir yerde katlanılmaz düzeye geliyor bizim için. İşte, o anda olanlar oluyor. Bir anda düzelmesi mümkün olmayan bir seviyeye yükseliyor. Bu seviyede ise mutluluk diye tanımlayabileceğimiz her bir olgu yerinden ediliyor.

Bu seviyeye gelene kadar neden bekledik peki?

Çünkü yorulduk. Kendimizi kanıtlamaktan, içimizde verdiğimiz savaştan, belirsizlikten, önyargılardan, eleştirilmekten… Tüm bunlar birleşince de dışarıya yansıtılan davranışlar hep toplumun yadırgamayacağı davranışlara dönüştü. Eleştirmeyeceği, toplumda parmakla gösterilmeyeceği… Bir yere kadar sabredebildik. Çünkü dışarıya karşı bir savaş olduğu gibi, içerideki savaş da kırılma anını bekliyordu. Orasının kırılma noktası da sabrımızın en üst noktası oluyordu. Daha sonrası da derin bir hüzün belki de. Kim bilir?

Önerim ne?

Bu dizideki gibi oturup kendime mektup yazmak ama önce içimdekini sorgulamak. Gerçeği bilmek. Hissettiklerimi bilmek. Hangi davranışı yapmaktan hoşlanacağımı, hangisinden nefret edeceğimi belirlemek. Hangi dış yargıdan çekindiğimi bulmak. Bir davranışa karşı nasıl tepki vereceğimi bilmek. Çünkü ancak bunları bilirsem kendime faydam dokunabilir. Mektup amacına ulaşabilir. Ben geleceğimdeki hüzne dokunabilirim. Değiştirebilirim. Kendimi tanıyabilir, içimi dışıma yaklaştırabilirim.

O halde başlayalım.

Sevgili ben,

Bugün kaç defa “sen” olduğunu hissettin?

Kaç defa mutlu oldun?

Kaç defa içinle dışını eşitleyebildin?

Bu gerçekten sen misin?

Ve en önemlisi

Sen kimsin?

İçinizdeki “siz”e ulaşabilmeniz dileğiyle.

Sevgilerimle.

Posted by:neslihansezer

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s